Bu yaz yaşanan orman yangınları, kentleşme anlayışımızı yeniden sorgulatıyor. Kentsel dönüşüm yalnızca binaları değil, şehrin afetle ilişkisini de yenilemeli.
Bu yaz Akdeniz'den Ege'ye, Çanakkale'den Muğla'ya kadar geniş bir coğrafyada yaşanan orman yangınları, yalnızca ormanlarımızı değil, kentleşme anlayışımızı da yakından ilgilendiriyor. Muğla'nın Seydikemer ilçesinde yangın sonrası başlatılan hasar tespit çalışmaları, bu ilişkinin ne kadar somut olduğunu gösteriyor.
Yıllardır kentsel dönüşümü çoğunlukla "eski binaları yıkıp yerine yenisini yapmak" olarak konuştuk. Oysa gerçek anlamda dönüşüm, bir şehrin depreme, sele ve yangına karşı dayanıklılığını bütüncül biçimde artırmayı gerektirir. Bina ölçeğinde başlayıp şehir ölçeğinde düşünmeyen bir yaklaşım eksik kalmaya mahkûm.
Özellikle orman-kent geçiş bölgelerindeki yapılaşma, yangın riskini doğrudan artıran bir faktör. Bu alanlarda tampon bölgelerin oluşturulması, yapı malzemelerinde yanmaz standartların gözetilmesi ve acil tahliye planlarının hazırlanması, artık lüks değil zorunluluk. Afet, geldiğinde değil, gelmeden önce yönetilir.
Yerel yönetimlere bu noktada büyük sorumluluk düşüyor. İmar planları iklim gerçeğiyle uyumlu hale getirilmeli, yeşil alanlar rant baskısından korunmalı ve şehirler betonlaşmanın ısı adası etkisine karşı nefes alabilir kılınmalı. Muğla Büyükşehir'in hasar tespit gibi hızlı adımları önemli; ama asıl mesele afet öncesi planlamada.
Sonuç olarak yangınlar bize acı bir gerçeği hatırlatıyor: İklim krizi çağında şehircilik, sadece estetik ve ekonomi meselesi değil, doğrudan bir can güvenliği meselesidir. Afete dayanıklı şehirler kurmak, bugünün değil, gelecek nesillerin de hakkını korumaktır.


Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!