Açlık ve yoksulluk sınırındaki artış, enflasyon verilerinin ötesinde bir alım gücü tartışmasını da beraberinde getiriyor. Asıl mesele, ücret artışlarının hayat pahalılığını karşılayıp karşılamadığı.
Temmuz ayında açıklanan veriler, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 38 bin liraya dayandığını, yoksulluk sınırının ise 116 bin lirayı aştığını gösterdi. Bu rakamlar, ekonomiyi makro göstergelerin ötesinde, doğrudan hane halkının mutfağından okumamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.
Enflasyonun yıllık yüzde 32 bandında seyrettiği bir ortamda, emekli maaşlarına yapılan yüzde 13,5'lik artış, alım gücü tartışmasının neden bu kadar hassas olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Zam oranı ile fiyat artışı arasındaki makas, dar gelirli kesimin refah kaybını doğrudan büyütüyor.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Enflasyonun düşme eğilimine girmesi, fiyatların düştüğü anlamına gelmez; yalnızca artış hızının yavaşladığını gösterir. Vatandaşın cebindeki asıl mesele, birikimli olarak eriyen alım gücüdür. Bu nedenle sadece manşet enflasyona değil, ücretlerin reel karşılığına bakmak zorundayız.
Çözüm, yalnızca zam oranlarını tartışmakta değil, üretimi artırıp maliyet baskısını kaynağında azaltmakta. İstihdamı büyüten, katma değerli üretimi destekleyen politikalar, uzun vadede alım gücünü koruyabilecek yegâne zemindir. Aksi halde her zam, bir sonraki fiyat dalgasında yeniden erir.
Rakamlar soğuk görünse de arkasında milyonlarca hanenin günlük yaşam mücadelesi var. Ekonomi yönetiminin başarısı, tablolardaki oranlarla değil, ailelerin ay sonunu getirip getiremediğiyle ölçülecek. Asıl sınav burada.


Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!